Geçmişle savaşım ne zaman bitecek? Güçlüyüm, her şeyi başarabilirim belki sevgi tanımını bile en güzel ben yapabilirim ama ben bu savaşta yenildim
Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, arkadaşlarımın anneleri teker teker pencereden sesleniyorlardı. - Ayşe hadi eve artık, baban geldi!
"Beni de biri böyle çağırsaydı keşke, en sevdiğim oyunu bırakıp koşsaydım eve" diye düşünürken annemin sesini duydum. - Hadi kızım eve gel, sevdiğin yarışma programı başladı!
7–8 yaşlarındayım o zamanlar, televizyonda şimdiki gibi çocuk programları yoktu. Olsa olsa büyükler için olan bir iki yarışma programından biriydi ancak. Bunu bildiğim halde eve nasıl koşarak gittiğimi, o anki heyecanımı şu an bile yaşıyorum.
Bir gece kâbus görmüş olacağım ki ağlayarak uyandım. Annemler salonda oturuyorlardı, hemen koşarak yanlarına gidip ağlayarak rüyamı anlatmaya başladım. Öyle etkilenmiştim ki rüyadan annem bana sorular soruyordu ama ben duymuyor, nefes almadan anlatıyordum. Annem bir tokat attı bana! Uykumun sersemliğiyle kafamı kalorifer peteğine çarptım, kaşım yarıldı. Şu an dikiş izleri belli belirsiz. Ama yüreğimdeki izi hiç geçmedi…
Daha bunlar gibi bir sürü küçük ayrıntılar… Ama izleri öyle büyük ki!
O zamanlar bunların iz bırakılacağını fazla hissedemiyorsunuz taa ki bir çocuğunuz olana kadar. Ona yaklaşımınız, ilginiz, anlayışınız geçmişinizi sorgulamanızı sağlıyor. İşte o zaman hepsi bir bir ortalığa dökülmeye başlıyor. Psikologlar bir sorununuzu çözmek için hep çocukluğunuza inmek isterler ya, işte öyle bir şey…
Aslında birçok açıdan da güzel bir çocukluk yaşadım. Gece geç vakitlere kadar sokakta oynayabiliyorduk ki o zamanlar daha güvenliydi. Kendimize güvenimiz vardı. Şimdi bakıyorum da anneler çocuklarını okula servislerle yolluyor veya ellerinden tutup götürüyorlar. Ben iki araç değiştirerek ilkokula giderdim. Gerçi beni de elimden tutup götürseler çok daha mutlu olurdum ama...
Geriye dönüp baktığımda ailemin bu yaklaşımı sayesinde kendine güveni tam, tuttuğunu koparan, kendi ayakları üzerinde durabilen biriyim fakat ya sevgi eksikliği... Bunların hepsi aynı oranda verilemez miydi? Bir şeyler eksik kalmak zorunda mı her zaman? Yoksa onlarında mı çocukluğuna inmemiz gerekiyor?
Bu izler hiçbir zaman yakayı bırakmıyor. Karşınıza çıkan insanlardan sevgi, şefkat bekliyorsunuz ama öyle “bilmiyor musun sevdiğimi?” tarzında değil. Saçlarınızı okşasın, sevdiğiniz şeyleri yapsın istiyorsunuz. Dayamak istiyorsunuz sırtınızı birine, güçlü bir dal arıyor elleriniz sizden daha güçlü, daha dayanıklı. Öyle ağır ki yükünüz kimse kaldıramıyor, kimse size yardım edemiyor.
Şimdi nasıl mıyım? Tüm sevgimi yaşayamadığım her şeyi oğluma veriyorum. Bu yöndeki zaafım ona zarar vermesin diye sürekli okuyorum. Biliyorum ki sevgi tutarsızca verildiğinde karşıdakine zarar verir. "Annecim seni çok seviyorum “ diyor oğlum bana sımsıkı sarılarak. Sanki bu cümleyi geçmişim söylüyor o an bana, gözlerim doluyor ama ağlayamıyorum sırf oğlum bundan etkilenmesin diye.
Başka birinin annesi benimle yakından ilgilendiğinde hep "neden?" diyorum. Neden ailem bana bunları daha önce yaşatmadı? Çoğu zaman reddediyorum ve kızıyorum. Geçmişim neden hatırlatılıyor bana? Bu sanki sevgi değil de bir ayıbınızın yüzünüze vuruluyor hissiyle aynı. Tutuyorum kendimi. Geçmişle savaşım ne zaman bitecek? Güçlüyüm, her şeyi başarabilirim belki sevgi tanımını bile en güzel ben yapabilirim ama ben bu savaşta yenildim. Bu gerçeği hiç bir zaman değiştiremeyeceğimi de biliyorum.
Çocuklar küçük olabilir fakat yürekleri çok büyük. Her davranışımız onlarda iz bırakıyor. Sonradan pişman olmayacağımız izler bırakmak dileğiyle...
Hayatın içinde uçarken , ruhumun hala temiz kalmış bir parçasının içimde olduğunu bilmeden yaşamak ; yarım kalmış , eksik kalmış bir fotoğraf demek ki.
Kollarıma aldığım bebeğim , hiç bitmeyen öykünün hiç sonu gelmeyecek bir cümlesi haline dönüşüveriyor.
Yaşanan son gün , geriye kalan hayatın ilk günüdür.
Meleğimin kanatlarından tutarak, tutunarak yaşadığım ve artık eskimiş gazete sayfalarına sarıp saklamaktan yorulmadığım bir hayatı yaşamak.
Olabilir mi bu ?
Belki de ..
Çünkü mucizeler hergün yaşanıyor . Farkına varamasam bile. Vardığımda hissettiğin dürtünün adını hayatım boyunca koyamayacak bile olsam..
Bu yazı beni bir büyük yapmayacak .
Ama artık çaldığım en güzel ezgi’nin sayesinde sana tutunan ve seni seven insanların olduğunu bilmek beni bir büyük yapmaz .
Ama ben artık melekleri görebildiğim için kendimi bir büyük kadar iyi hissediyorum .
Bana , piyano çaldığında melekleri gördüğünü söyleyen o insana artık inanıyorum .
O melekleri görüyordu.
Sadece ben gördüğüne inanmak istemiyordum belki de.. Notalardan çıkan seslerin birleşimiydi sanki melekler. Havaya süzülen seslerin içinde beden bulan ve nasıl hissettiğini hiç bilemediğim , onun gördüklerini hiç göremediğim melekler.. Şimdi senin seslerinin nasıl beden bulduğunu anlayabiliyorum. Çünkü melekler benim için bebeğimde beden buldu.
Bana melekleri görmeyi öğrettiğin için teşekkürler..
Keşke yalnızlığım kadar yanımda olsaydın Keşke yalnızlığımla paylaştığımı seninle paylaşsaydım Keşke senin adın yalnızlık olsaydı Ve ben hep yalnız kalsaydım....